ADEM NASIL DİKİLİR?
ADEM NASIL DİKİLİR?
Bundan yıllar yıllar önceydi, ama babamın beşiğini tıngır mıngır falan sallamıyorum tabii ki. Hatırlıyorum; ilkokul üçüncü sınıfta öğretmenimiz ağaçların nefesi olduğundan, bizim de onların nefesiyle yaşadığımızdan bahsetmişti. O sözler zihnimde dolaşırken eve yürüdüm ve dayımın bağdaki ağaçları kestiğini gördüm. Nedenini sorduğumda, kesmezse toprağın verimsiz olacağını, üzümlerin güneş alamayıp meyve vermeyeceğini söyledi. Öğretmenimin anlattıklarını aktardım ama çocuk olduğum için ciddiye alınmadım; oysa dedem her kestiği ağacın yerine birkaç fidan diken, doğayla borcunu ödeyen bir insandı.
Günler, ayları, yılları önüne katıp kovalarken ben beşinci sınıftayım ve dayım akciğer yetmezliğinden vefat etti. O an çocukça ama içimde biriken düşüncenin ağzımdan dökülen hâliyle yengeme “Ağaçlar intikamını aldı o yüzden nefes alamıyor,” dedim. Herkes beni azarlarken dedem araya girip “Torunum doğru söylüyor,” diye çıkıştı. Yıllar sonra geriye baktığımda dedemin 110 yaşına kadar yaşaması, dayımın ise 60’a bile yaklaşamaması, doğanın kimseye borçlu kalmadığını gösteren sembolik bir karşılık gibi durdu.
Bunu anlatınca insanın aklına şu soru gelebilir: bu nasıl bir bağlantı? Ama aslına bakarsanız mesele bağlantı kurmak değil, görmezden gelinen döngüyü fark etmektir. “Ne ekersen onu biçersin” sözü bazen en basit hâliyle doğada karşımıza çıkar. Ekmediğin bir şeyin karşılığını beklemek mümkün değildir.
Doğa, sabır ve özen ister; ihmali ise uzun vadede sessizce geri çevirir. Çocukken gördüğüm o sahne, yani dayımın kesip yerine fidan dikmediği ağaçlar, bu gerçeği yıllar sonra daha sert bir şekilde hatırlattı. Yapılan her eylem, küçük bile olsa, bir yerlerde karşılığını bulur. Her kesilen ağaç, yerine dikilmeyen fidanlarla birlikte yalnızca toprakta değil, geleceğin nefesinde de bir eksiklik bırakır.
Bugün geriye dönüp baktığımızda aynı ders hâlâ önümüzde duruyor. Geçen yaz kaç hektar orman kül oldu; kaç can, kaç yuva göğe savrulan dumanla yok oldu. Biz ekran başında ah dedik, vah ettik ama hayatımıza devam ettik; doğa ise devam edemedi. Ateşin değdiği her yerde bizim ilgisizliğimizin izleri kaldı ve bu izler, ihmalkârlığın hiçbir zaman kendiliğinden silinmediğini bir kez daha hatırlattı.
Yangınlardan sonra çocuklar, öğretmenler ve duyarlı insanlar bir araya gelip fidan diktiler. Peki biz kendimize gerçekten “Ben bu işin neresindeyim?” diye sorduk mu? Telef olan hayvanlara içimiz yandı, ağladık. Ama ne engel olduk ne de gerçek bir karşılık üretebildik. Oysa toprak bize açık bir şey söylüyor: verilecek emek olmadan alınacak bir karşılık yok.
Ve belki de en basit gerçek burada saklı: toprak, kendisine gösterilen ilgiyi unutmaz. İhmal de unutmaz.
Bu yüzden gelin, toprağa insan değil; fidan bırakalım.
Çünkü insan toprağa karışınca sadece ölür,
fidan toprağa kavuşunca gelecek olur.
//Parmaksız Piyanist

Yorumlar
Yorum Gönder