Mükemmel Bir Şiir


 "Bir Melodi'nin Hikayesi 

 Melodi, müzikten daha uysal, sözlerden daha duygusaldı. Onunla tanıştığımda dünya sessizdi. Zaman konuşmaya ve sırlarımızı paylaşmaya yetiyordu. O bana her şeyini anlatırdı; ben ona her şeyimi… aşkım hariç. Kelimelerle değil, davranışlarımla göstermeyi, hissettirmeyi seçiyordum. İşini bilmiyordum; aslında önemli de değildi. Hayatını değil, onu seviyordum. Yine de insan, sohbet arasında küçük bir ipucu verir değil mi? O vermezdi. Fazlasıyla ketumdu, sanki uluslararası ajan. Takılmadım, çünkü ben sadece ona takılı kalmıştım. Ve bir gece, kelimelerin arasından ilk kez deniz çıktı. Eksik kalan bir mavilikten söz eder gibi anlattı onu. 

“On yaşlarındayken Antalya’ya gitmiştim,” dedi. “Denizin tuzunu unutmadım.” Yıllar geçti; gitmek istese de hep bir engel çıktı, planlar ertelendi. Deniz onun içinde hep bir ukdeydi. Bir gün sahilde yürürken resmimi yolladım; heyecanını saklayamadı. Gülerek yazdı: 

“Gelirken bana bir bardak deniz suyu getirir misin?” 

Şaka sanacağımı düşünmüş olabilir ama benim için bu bir emirdi, o farkında değildi. 

Günler, haftaları koynuna doldururken, bir iş görüşmesi için Ankara’ya gitmem gerekti. Kalbim yalnızca görüşme için değil, onunla buluşma ihtimali için çarpıyordu. Buluşma yaklaşırken içimde yıllardır beklediğim bir melodiyi tekrar duymuş gibi oldum. Şehir sessizdi; sanki sadece bize aitti. Akşam beşe kadar işlerimi bitirdim ve buluşma yerine gittim. Oradaydı, işte tam karşımda, bildiğim her haliyle. Heyecanımı gizleyemedim; zaten sakarlıklar kaçınılmazdı. Sandalyesini çekerken sandalye düştü. Gülüştük “Cilası iyi atılmamış bu zemin,” dedim güldüm, o da gülümseyen gözleriyle bana baktı. Sonra masamıza oturduk, saatlerce konuştuk. 

O, denizden, mutluluktan, çiçeklerden, havadan, sudan bahsetti. Ben sessizce dinledim; her kelimesini hafızama kazıdım. Anlatırken tuzun, rüzgârın, dalgaların tadını hissettim; denizi olmayan Ankara’da göğsümde dalgalar yükseliyordu. Bir an tuzluğu almak için uzandım; o benden önce davrandı ve bana uzattı. Tuzluğu uzatışı, sanki tuz değil ağzı mühürlü bir sırdı. Parmak uçlarımız değdi birbirine kısa, ürkek, ama derin. İstemeden dokunduğumuz o an hafızamda yankılandı: kelimesiz bir konuşma, aynı zamanda para üstü verir gibi istemeden bir dokunuş. Ona dokunmak, ölümsüzlüğe dokunmak gibiydi; korktum. Ölümsüz olmak, sevdiklerinin ölümünü görecek kadar cesur olmayı gerektirir diye düşündüm. Bu yüzden ellerimi uzak tuttum; hem zaten gözlerim yetiyordu. 

Zaman makaradan akan bir iplik gibi azalıyordu; sohbet edildi, yemek yendi, veda vakti yaklaştı. Az kalsın unutuyordum: Çantamda onun için getirdiğim bir şişe deniz suyu vardı. 

“Gözlerini kapatır mısın?” dedim, çantamdan deniz suyunu çıkardım. 

“Beni unutmasın diye her an, kara gözlerin.” 

Diyerek bardağı doldurup ona uzattım. Bir çocuk gibi sevindi; elini, yüzünü o bir bardak suyla yıkadı. 

“Kalanını da küvetime dökerim,” diyerek şişeyi çantasına koydu. Akşam yemeği güzeldi. Uçağımın kalkmasına bir saat kalmıştı; vedalaştık. Yolda bazı aksilikler oldu taksicinin işgüzarlığı işte, üç kuruş fazla almak için uçağı kaçırmama sebep oldu. Uçağı kaçırmış olmayı çok da sorun etmedim; pavyonların ışıkları altında Ankara’nın farklı bir yüzünü görmek istedim. “Belki bir gün şiirime konu olur,” dedim kendi kendime ve içeri girdim. Hayatımda ilk kez pavyona adım atıyordum; kurallarını bilmiyordum. Masama gelen kadınlar, içkiler, gülüşler… her şey bana yabancıydı. Hava dumanlı, ışıklar keskin; müzik göğsüme vuruyor, kelimeler boğazımda düğümleniyordu. 

Sonra başka bir kadın geldi. “kızlaar! Bu masa benim, siz başka masalara bakın,” dedi önce. Sonra bana döndü: “Hey yakışıklı… masal gibi bir gece yaşamak ister misin?” Kafamı kaldırdım. Ve onu gördüm. Başka biri değildi, Melodi... Meğerse bu masa onun müşterileri için ayrılmış bir masaymış. Gözlerimiz birbirine kilitlendi; o da şaşkındı, çünkü saatler önce gitmiş olmam gerekiyordu. Sustuk, sustuk ve sustuk. Zaman bile unuttu adımızı o masada. O buluşmamızda elini tutmak bile cesaret gerektirmişti bana ama şimdi, bütün varlığını sunuyordu. Ceketimi alıp uzaklaşırken arkama bile bakamadım. 

Otele döndüğümde, çantamda ne olur ne olmaz diye yedek olarak getirdiğim küçük bir şişe tuzlu deniz suyu daha vardı. Hayatımda alkol ya da benzeri hiçbir alışkanlığım yoktu ama o gece, gözyaşlarıma eşlik eden tuzlu suyu içip uyudum. Denize hasret bir şehirde, Ankara’nın bütün denizini içmiştim. Aşka olan susuzluğumu bir nebze olsun dindirebilir diye düşündüm. Nasıl uyuduğumu, nasıl sabah olduğunu hatırlamıyorum. Ama artık gitmem gerekiyordu. Taksi çağırmak için telefonu elime aldım: otuz beş cevapsız arama ve altı yeni mesaj: 

-Geçmişim ağır, bilmeni isterim. Sevmek benim için lüks değil; bir yük oldu. İlk defa senin şiirlerinle huzur buluyordum. 

-Sen benim için çok başkasın. Seni tanıdıktan sonra bu işi bırakmayı bile düşündüm, ama bilmediğin çok şey var. Lütfen telefonu aç. 

-Peki, hadi söyle nasıl istiyorsan, istediğin gibi olsun… 

-Bak bu son kez arayışım açarmısın lütfen? 

-Bazen seni izliyorum; kelimelerinle dünyalar kuruyorsun, ama ben artık o dünyaya adımımı dahi atamıyorum... 

-Ben sana mükemmel bir gece yaşatabilirim ama birini sevip senin gibi mükemmel bir şiir yazamam. Seninle değiştiğimi hissetmiştim ama böyle mutluysan o halde artık seni rahatsız etmeyeceğim. 

Taksiye bindiğimde telefon elimdeydi; mesajları birer birer açamadım, sadece Melodi’nin son satırları gözümün önünde dönüp duruyordu. Şoför radyoyu açtı, ses uzaktan geliyordu, ben ise kendi içimde bir fırtına taşıyordum. Pencereden geçen ışıklar, pavyonun kırık aynaları gibi titredi; her bir yansıma Melodi’nin yüzünü hatırlattı. 

Havaalanına vardığımda güvenlik kuyruğuna girdim, insanlar telaşla gelip gidiyordu, herkesin bir yeri vardı. Benimse zamanımın bir kısmı o masada, suskunluğun içinde kalmıştı. Çantamdaki şişeyi elime aldım, tuzlu suyun kapağını açtım kokusunu içime çekip kapattım. O an denizle aramızdaki mesafe daha da büyümüştü. Cevapsız aramalar ekranı kaplamış, her biri bir sorunun, bir beklentinin sesi gibiydi. Arayanların kim olduğunu bilmiyordum. Sadece Melodi’nin mesajındaki “bu son kez arayışım” cümlesi kulaklarımda çınlıyordu. Uçağın kapısına doğru yürürken, her adımda o masanın sessizliği daha da ağırlaştı. İnsanlar etrafımda konuşuyor, gülüyor, telefonlarına bakıyor, ben ise kelimelerin anlamını yeniden öğrenmeye çalışıyordum. 

Boarding başladı; koltuğuma oturduğumda pencereden dışarı baktım. Şehir, geceyle sabah arasında bir çizgide titriyordu. Melodi’nin “geçmişim ağır” dediği satırlar zihnimde yankılanıyordu, onun yüküyle benim suskunluğum birbirine değmiş ama birbirimizi taşıyamamıştık. Uçak hareket ederken, göğsümde bir boşluk açıldı ne bir itiraf, ne bir veda, sadece geride kalan bir masanın gölgesi. 

Tekrar İstanbul’a döndüğümde, zor da olsa o anları unutmak için kendimi işin koynuna attım. Kendimi sürekli meşgul bir adam haline getirdim; toplantılar, projeler, sorumluluklar… Her biri anıları bastırmak için birer kalkan gibiydi. Bazen blog sayfamda şiirler yazardım, zamanla onlardan bile uzaklaştım. Kelimeler sessizleşti, dizeler unutuldu; ben işkolik bir adama dönüştüm, kalbimi yavaş yavaş boşluğa emanet ederek. 

Monotonluğa dönen günler içinde, sabah kahvaltısının olmazsa olmazı gazete sofrasını serdik: simit, poğaça, peynir, zeytin ve mis gibi bir çay. Sandalyeme otururken gözüme birden gazetedeki fotoğraf ilişti. “Ulan, biz gazeteyi sofra olarak kullanıyoruz, insanlar cesetlerin üzerine koyuyor, olacak iş mi bu?” diye kendi kendime mırıldandım. Arkadaşlar güldü, içlerinden Burak; “Bak, bu tam bizlik bir haber gibi görünüyor, ‘Katil Patron’ başlığıyla,” diyerek haberi okumaya başladı. Ben çayımı dudaklarıma götürürken bir anda donup kaldım. Fotoğraftaki yüz… Tanıdık, çok tanıdık. Kalbim çarpıyor, içimde bir boşluk açılıyordu. Aylardır uzak tutmaya çalıştığım anı, bir anda gözlerimin önüne dikilmişti. Haberde şöyle yazıyordu: 

“Ankara’da bir gece kulübünde çalışan M.S isimli kadın, işi bırakmak istediğini patronuna bildirmesi üzerine patronu A.Y. tarafından darp edildi. Can havliyle kulüpten kaçan kadın, sokak ortasında silahlı saldırıya uğradı ve olay yerinde hayatını kaybetti.” 

Kalbim bir an için durdu sanki. Çayımın buharı bile gözlerimin önünde dalgalanıyordu. Dünya bulanıklaştı, sadece o haber ve yüzü vardı gözlerimin önünde. Aylarca bastırdığım anılar, bir anda zihin lambamı patlatmış gibi patladı. Melodi… Onun hayatına dair tüm renkler, sesler ve kokular, bir silahın ardında sessizce solmuştu. Onu aradım defalarca, telefonlar meşgul, cevapsız, ulaşılmaz… Bir boşlukta çırpınıyordum. Kalbim, her telefon çalışında umutlandı, ama her defasında yıkıldı. Hemen gazeteyi, ardından haberi konu alan kişiyi araştırdım. Sokaklar, isimler, tarihler… Her detayı topladım, her bilgi kırıntısı bir bıçak gibi içimi kesiyordu. Ve sonunda, haberin gerçek yüzüyle karşılaştım. Gerçekten de Melodi’ydi. Bir an dünya durdu, zamanın sesi kesildi. İlk kaybın sarsıntısı hala canlıyken, şimdi ikinci bir deprem yaşadım. Her şeyin sessizliği, her anının yankısı içimde patlıyordu. Bir daha asla onunla konuşamayacaktım, bir daha o gülüşü, o bakışı, o denizden getirdiğim suyla yıkadığı elleri göremeyecektim. Ve o an anladım… Hayat, bazen en derin melodileri, en narin notaları elimizden alacak kadar acımasız olabiliyordu. Boş vakitlerimde piyano çalmayı çok severken şimdi melodisiz bir piyano sadece gürültüden ibaretti. Önümde bir piyano vardı; tuşlara dokunuyordum ama sesler boşlukta kayboluyordu, sanki parmaklarım Melodi’yi arıyordu ama bulamıyordu. Kendimi melodiyi çalamayan parmaksız bir piyanist olarak gördüm. İşte tam da o gün, gözümden iki damla yaş, kalemimden bu dizeler döküldü. 


🌹---MÜKEMMEL BİR ŞİİR---🦋

Senin her yerini sevmişler, 
En çok da gülüşünü... 
Ben kıyısından seviyorum, 
Yaklaşınca boğuluyorum çünkü. 
Onlar baharında gezmişler, 
Ben hep sonbaharında üşüdüm. 
Onlar güneş gibi görmüş seni, 
Ben gölgene bile razıydım aslında. 
Gülüşüne methiyeler dizmiş herkes, 
Ben susarken yutkundum adını da... 
Kim bilir kaç şiirin öznesi oldun, 
Ama ben... 
Hiçbir şiire sığmayan yanındaydım. 
Sol olmasa da... Yanın’daydım. 
Senin her yerini sevmişler, 
Parmaklarına yüzükler beğenilmiş... 
Oysa ben, parmak uçlarımla dokundum yüreğine. 
Sevemedim... 
Para üstü verir gibi, eksik, telaşlı ve kırık. 
Sen tam sevilmeyi beklerken, 
Ben cebimdeki sevgiyi bozduruyordum belki... 
Bir adım geriden sevdim seni, 
Çünkü yanında olmak, 
Hep bir başkasının hakkı gibiydi. 
Sevemedim. 
Para üstü verir gibi... 
Belki eksik, 
Belki istemeden. 
Ama içimden koparıp verdim seni. 
Bir başkasına tam, 
Bana hep yarım kalan o sevgiyi. 
Şimdi sen, denize hasret bir şehir... 
Ben, mükemmel bir şiir. 
Bu aşk... bize zehir. 

Parmaksız Piyanist 
(Gazete sayfasında fotoğrafın,
Sokak ortasında sessizliğin,
En çok da bunu çalamadım.
Çünkü;
“Ben parmaksız bir piyanist ve sen aşkın do'su” )
...


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DÜŞ TÜĞÜ

Biliyor musun? Bilmiyorum...

Ömür Tökezi